Sayfayı FaceBook'ta Paylaş

    Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti (Hasan Nail Canat)

    Paylaş
    avatar
    Hannah Montana
    Moderatör
    Moderatör

    Aktiflik :
    680 / 999680 / 999

    Ruh Hali : 10
    Mesaj Sayısı : 158
    Forum Puan : 291
    Rep Puanı : 0
    Kayıt tarihi : 28/07/10

    ads Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti (Hasan Nail Canat)

    Mesaj tarafından Hannah Montana Bir Cuma Tem. 30, 2010 5:13 pm

    Bir Küçük Osmancık Vardı Kitap Özeti
    Kitabın Adı : Bir Küçük Osmancık Vardı
    Yazarı : Hasan Nail Canat
    Kitabın Özeti
    KONUSU: İnsan, ne kadar büyük acılarla karşılaşırsa karşı­laşsın,
    yine de ümidini kaybetmemelidir. Kitapta, küçük ya larda kaçırılan bir
    çocuğun, uzun yıllardan sonra, ailesine kavuşması gayet güzel ve yalın
    bir şekilde anlatılmaktadır.

    Abdullah Bey, inşaat çivisi imal eden bir fabrikanın sahibi idi. İşleri
    yerinde, evine bağlı bir hanımı, Osman isimli küçük bir de çocuğu vardı.
    Bir gün, gündüz vakti, evine postacı kılığında bir soyguncu girip, evin
    hanımını bayıltarak çelik kasayı açtı. Para bulamayın­ca, bu sefer de,
    ağladığı için sesini duyduğu bebeği kaçırmaya karar verdi. Çünkü eli boş
    dönmek istemiyordu.
    Abdullah Bey İş yerindeydi. Çalan telefonu açınca, karşısın­daki ses,
    çocuğunu kaçırdığını, karısının evde baygın bir şekilde yattığını, hemen
    evine gitmesini ve polise haber vermemesini söyledi. Şaşkın ve
    kararsızdı. Evi aradığında telefona cevap ve­rilmemesi kuşkularını
    artırdı ve hemen evine koştu. Hanımı peri­şan bir vaziyette
    ağlamaktaydı. Sakinleştirmeye çalıştı.
    Birkaç saat endişeli bekleyişten sonra, beklediği telefon geldi. Arayan
    aynı sesti. Yarın akşam şu kadar parayı falan yere getir­mesini ve
    polise de haber vermemesini bir kere daha söyleyip, telefonu kapattı.
    Çocuğu Pendik’te yıkık bir eve götürmüşlerdi. Çetenin reisi Apo isimli
    tipsiz bir herifti. Avaresinin birinin adı Zevzek’ti. Bir de İstanbul’a
    artist olmak İçin gelip, aradığını bulamayıp da kötü yola düşen,
    Romantik isimli sevgilisi vardı.
    Abdullah Bey’in eşi, kocasından habersiz durumu akrabaları komiser
    Mahmut’a bildirmişti. Mahmut Bey, iki sivil polis gön­derdi. Bilinen
    soruşturmaları yaptılar. Bahçıvanın bu Abdullah Bey, inşaat çivisi imal
    eden bir fabrikanın sahibi i-di. İşleri yerinde, evine bağlı bir hanımı,
    Osman isimli küçük bir de çocuğu vardı.
    Bir gün, gündüz vakti, evine postacı kılığında bir soyguncu girip, evin
    hanımını bayıltarak çelik kasayı açtı. Para bulamayın­ca, bu sefer de,
    ağladığı için sesini duyduğu bebeği kaçırmaya karar verdi. Çünkü eli boş
    dönmek istemiyordu.
    Abdullah Bey İş yerindeydi. Çalan telefonu açınca, karşısın­daki ses,
    çocuğunu kaçırdığını, karısının evde baygın bir şekilde yattığını, hemen
    evine gitmesini ve polise haber vermemesini söyledi. Şaşkın ve
    kararsızdı. Evi aradığında telefona cevap ve­rilmemesi kuşkularını
    artırdı ve hemen evine koştu. Hanımı peri­şan bir vaziyette
    ağlamaktaydı. Sakinleştirmeye çalıştı.
    Birkaç saat endişeli bekleyişten sonra, beklediği telefon geldi. Arayan
    aynı sesti. Yarın akşam şu kadar parayı falan yere getir­mesini ve
    polise de haber vermemesini bir kere daha söyleyip, telefonu kapattı.
    Çocuğu Pendik’te yıkık bir eve götürmüşlerdi. Çetenin reisi Apo isimli
    tipsiz bir herifti. Avaresinin birinin adı Zevzek’ti. Bir de İstanbul’a
    artist olmak İçin gelip, aradığını bulamayıp da kötü yola düşen,
    Romantik isimli sevgilisi vardı.
    Abdullah Bey’in eşi, kocasından habersiz durumu akrabaları komiser
    Mahmut’a bildirmişti. Mahmut Bey, iki sivil polis gön­derdi. Bilinen
    soruşturmaları yaptılar. Bahçıvanın bu diyse de, Abdullah Bey “Senin
    kabahatin yok!” diyerek buna müsa­ade etmedi.
    Karı koca, gece gündüz çocuklarına kavuşmak İçin Allah’a dua ediyorlardı.
    Osman’a ne olmuştu? Tesadüfen orada durmak zorunda ka­lan bir kamyonda
    anası-babası Van depreminde ölmüş olan, on iki yaşmdaki muavin Garip’in
    ağlayan bir bebek sesi işiten hassas kulakları sayesinde, Garip ve
    ustası Ali tarafından bulunduğu yerden alınmış, kendisi de kimsesiz
    büyümüş bu çocuk tarafından altı değiştirilmiş, karnı doyurulmuştu.
    Ali ve Garip, yanlarında, özellikle Garip’e iyice alışmış olan Osman’la
    birlikte, yaklaşık on beş saat yolculuktan sonra, yaşa­dıkları
    Kayseri’ye varmışlardı. Ali’nin Fatoş ve Nihat isimli iki küçük çocuğu
    vardı. Hanımına Osman’ı da teslim etti. İyi yürekli olan kadıncağız
    Osman’ı yıkadı, karnını doyurdu, temiz elbiseler giydirdi. Fatoş kız
    Osman’ı çok sevmişti, onunla oyunlar oynadı, oyuncaklarını verdi.
    Ali’nin aklına, Garip ve Osman’ı yanına alarak, Kayseri’ye yakın bîr
    köyde çiftliği olan, ancak çocukları olmadığı için çok üzülen ve
    kendisine “bir çocuk bulursa evlatlık alacağım” devamlı olarak söyleyen
    Bünyamin Amca ile Şerife Hanım’ların evine götürmek geldi. Yola çıkarak
    ikisini de onlara bıraktı. Çocuksuz anne ve baba, birdenbire iki çocuk
    sahibi oldukları için çok se­vinmişlerdi. Sessiz çiftlik evleri, cıvıl
    avıl neşe ile dolmuştu.
    Osman’ın anne ve babası ise aylarca normal hayata döneme­diler.
    Annesinin saçları ağarmış, zayıflamıştı. Abdullah Bey, eşini fazla
    üzmemek için acısını içine atmış; ama o da epeyce zayıfla­mıştı. Ayşe
    Kadın ve oğlu Murat’ı evin içine almışlar, bahçeye bakması için Gül Dede
    isimli bir bahçıvan bulmuşlardı. Gül Dede, ismine yakışır bir şekilde,
    bahçeye gül gibi bakıyordu. Yanların­dan bir dakika bile ayrılmayan
    Abdullah Bey’in yeğeni Zarife de edebiyat fakültesini bitirmiş ve lisede
    Biı gün yaşlı bir kadın gelerek, eski bahçıvanın hapisten çık­tığını \
    e kansı Ayşe ile görüşmek istediğini bildirdi. Ayşe, Abdul­lah Bry’Ie
    Fatma Hanım’ın bilgisi dahilinde gidip görüştü, koca­sına “Namusunla
    yaşayacağını ispatla, o zaman gelirim.” der ve tekrar yaşadığı yere
    döner.
    Osmancık, çiftliğin neşesi olmuştu. Adını bilmedikleri için Hüseyin
    koymuşlardı. Garip abisi on altı, kendisi de altı yaşına gelmişti. Garip
    ve Hüseyin onları ana baba diye çağırıyorlardı. Bünyamin Ağa, sık sık
    Garip’i, Hüseyin’e durumu sezdirmemesi için ikaz ediyordu.
    Bir gün Bünyamin Ağa rahatsızlandı ve Kayseri’de hastane­ye yatırıldı.
    Aradan bir hafta geçmişti ki, Şerife Hanım ağlaya ağlaya eve geldi.
    Bünyamin Ağa ölmüştü. Çocuklar bir kere daha babasız kalmışlardı.
    ¦ < ¦
    Köşkte hayat ister istemez tekrar normale dönmüştü. Os­mancık kaybolalı
    ise aradan yedi yıl geçmişti. Abdullah Bey ile Şerife Hanım’ın bir
    kızları olmuş, adını Şükran koymuşlardı. Yeni çocukları onlar için büyük
    bir teselli kaynağı olmuştu. Ancak, bu seferde Ayşe’nin kocası
    huzursuzluk veriyordu.
    Bir gün Ayşe, her tarafı morarmış bir halde geldi. Islah ol­muş
    zannederek yanına yerleştiği kocası, üç aydır çalışmıyordu. Birkaç ay
    önce Kemal’in trafik kazası geçirerek hastaya yattığını iddia etmiş ve
    bu bahaneyle para koparabileceğini ummuştu. Ama Abdullah Bey’in
    hastaneye giderek araştırması sonucu böyle bir durumun yalan olduğu
    ortaya çıktı. Abdullah Bey’den para istemesi için sürekli tehdit ettiği
    ve kullandığı Ayşe’yi ve oğlu Kemal’i bu sefer de evden kovmuştu.
    Onları tekrar kabul edip, kucak açtılar.
    Köyde ise Osmancık (Hüseyin) ilkokulu bitirmişti. Çiftlik iş­leri
    Garip’in bütün gayreti ile çalışması sonucu devam ediyordu. Ama onun da
    askere gitmesi sonucu, tüm işler Şerife Hanım’a ağır gelmeye başladı.
    Aynı zamanda, köyden birisinin Hüseyin’e Şerife Hanım’ın öz annesi
    olmadığını söylemesi tehlikesi de her an vardı. Bu nedenle taşınmaya
    karar verdi ve kocasının İstan­bul’daki ağabeyine mektup yazarak
    niyetini bildirdi. Onayım alınca, ilk görüşte büyük bir şaşkınlık
    yaşadığı İstanbul’a, Selahattin Bey’in hemen yakınında bahçeli bir ev
    satın alarak yerleşti. Böylece Osmancık da yeniden İstanbul’a dönmüştü.
    Hüseyin, amcasının kızı Şebnem ile aynı sınıfta okuyordu. Şebnem ne
    kadar tembel ise, Hüseyin de o kadar çalışkandı. Bu durum büyük bir
    huzursuzluk yaratıyordu. Babasının sık sık Hüseyin’i örnek göstermesi,
    Şebnem’ın Hüseyin’i kıskanmasına ve onunla konuşmamasına yol açmıştı.
    Babası, dersleri kötü olan kızının Hüseyin’le beraber ders çalışmasını
    istiyor, ancak kızı buna yanaşmıyordu.
    Garip askerliğini bitirip gelmişti. Sık sık Hüseyin’le birlikte
    İstanbul’u gezmeye çıkıyorlardı. Hüseyin’in şaka ile “Araba alalım,
    böylece sen de bizle gelirsin, ağrıyan dizlerin de yorulmaz.” sözünü
    bile ciddiye alan Şerife Hanım, sürpriz olarak bir de taksi almıştı. Bu
    arada Garip’i evlendirdiler. Hayat böylece devam edip gidiyordu. Hüseyin
    okulda daha da başarılı bir öğrenci oluyorken, Şebnem tembelliğe devam
    ediyordu. Nitekim sınıfta kaldı. Babası da onu okula göndermeme kararı
    aldı.
    Şebnem, bir gün Hüseyin ile yalnız görüşerek ondan bütün yaptıkları için
    özür dileyerek, Hüseyin’den tekrar okula gitmesi için kendisine
    yardımcı olmasını istedi. Hüseyin, Selahattin Bey’e adeta yalvarırcasına
    ricada bulununca, Şebnem’in babası onu kırmadı ve kabul etti.
    Böylece, birlikte Eylül ayında yapılacak sınavlar için ders ça­lışmaya
    başladılar. Nitekim Şebnem sınıfını geçti. Bir daha da sınıfta kalmadı.
    Beraber liseye yazıldılar. Aynı sınıfta idiler. Hü­seyin okulda herkes
    tarafından sevilen ve sayılan bir öğrenci idi. Şebnem’e her konuda
    yardımcı oluyordu. Hüseyin ise artık lise üçüncü sınıfta idi. Üstelik
    edebiyat dalında, gayet başarılı hikâye­ler yazıyor, okulun duvar
    gazetesini çıkarıyordu.

      Forum Saati Ptsi Tem. 24, 2017 8:39 pm